Her geçen gün dijitalleşen dünyada teknolojinin hızla gelişmesi ve sosyal medya uygulamalarının artmasıyla beraber insanlar artık gerçek dünyayı değil, anın performansını yaşamayı önceliyor. Antik dünyanın carpe diem öğüdü hayatın geçiciliğine karşı bir davetti: anda yaşananı deneyimle, hisset, dokun. Fakat modern dünyada bu öğüt, Erving Goffman’ın deyişiyle, kamusal bir benlik sunumu biçimine dönüştü. Artık anı yaşamak yerine, anı kaydetmeye ve performe etmeye başladık. İçtiğimiz kahveyle beraber edilen hoş sohbete değil, kahvenin kamerada nasıl göründüğüne göre gittiğimiz yerleri seçmeye; konserlerde tüm içtenliğimizle sanatçıya eşlik etmek yerine elimizdeki kadrajdan anı değerlendirmeye başladık. Kendimize ayırdığımız bir dinlenme gününde bile kameraya iyi görünmek için hazırlanmanın içten yorgunluğu, dış dünyaya “mükemmel benlik” sunma çabasıyla birleşince, yaşanmayan duygular birikmeye başlıyor. Ve işte bu noktada: Anlar buharlaşıyor. Tıpkı sıcak bir bardaktan yükselen ruhlar gibi… El uzatıp dokunabileceğimizi sanıyoruz, fakat dokunmaya çalıştığımız anda şekil değiştirip kayboluyor. Geriye buğulu deneyimler kalıyor. Oysa o buhar, yaşadığımız anın özüydü. Biz onu kaydetmeye çalışırken elimizden sızıp gidiyor; fotoğraf kalıyor, ama hisler uçup kayboluyor.
İnsanlara harika bir hayatımız olduğunu kanıtlamak için durmaksızın kaydettiğimiz anlara yabancılaştığımızı fark etmek istemiyoruz. Duygudan yoksun görüntüleri sunmanın telaşı büyürken, kendi hayatımızı sadece ekranından izleyen bir izleyiciye dönüşüyoruz. Aylar öncesinden bilet aldığımız bir konserde yaşanan her anı kameranın arkasından izlediğimizde, o anın “gerçekliği” anlamını yitiriyor; çünkü gösteri arzusu, o anın otantikliğini yutuyor. Belki de görüyoruz ama başkalarına gösterilmeden yaşanmış bir mutluluk gözümüzde değer kaybediyor. Yerine, performe edilmiş ama eksik yaşanmış mutluluklar, deneyimler koyuyoruz. İçsel kopuş böyle başlıyor. Yok saymaya direndiğimiz şimdi kayboluyor ve bu kayıp, dijital çağın modern bir yabancılaşmasına dönüşüyor. İnsan, kendi anına bile bir yabancı gibi yaklaşıyor, varlığını ancak bir ekran aracılığıyla doğrulayabiliyor (Turkle, 2011). Sosyal medyanın yarattığı sürekli görünür olma baskısının, insanların duygularından uzaklaşmasına ve bir tür benlik yorgunluğuna yol açtığı, sürekli dışarıya dönük bir ayna tuttuğumuzda içeride olup biten gerçek deneyimleri kaçırdığımızı sezgisel olarak doğruladığı gösteriliyor (Lee, 2020).
Bu bağlamda, anı yaşamak yerine anı kaydetmeye odaklanmak sadece bir alışkanlık değil; modern dünyanın benlik, görünürlük ve değer algısını yeniden şekillendiren, anı buğulaştıran psikolojik bir dönüşümdür. Unutmamalıyız ki yaşamak, kaydetmekten çok daha sessizdir; performansın gürültüsünden uzaklaştıkça insan nihayet kendi sesini duyar ve hissetmeye başlar ve bazen insan görünmeyi bıraktığında görünür olur. Belki internette değil ama kendi özünde görünür ki bu insanın kendisiyle ilişkisinde çok daha değerli olabilir. Bazen en gerçek anlar, gösterme kaygısı olmadan “yaşadıklarımız”da gizlidir.
Kaynakça
- Goffman, E. (1959). The presentation of self in everyday life. Anchor Books.
- Turkle, S. (2011). Alone together: Why we expect more from technology and less from each other. Basic Books.
- Lee, S. (2020). Performative or authentic? How affordances signal (in)authentic digital allyship. Journal of Computer‐Mediated Communication.









