Yunan Mitolojisinde Musa’lar, tanrıların kralı Zeus ile bellek tanrıçası Mnemoysne’nin kızlarıdır. Belleğin kızları: Euterpe (müzik), Erato (korolu lirik aşk şiirleri), Kalliope (epik şiir), Kleio (tarih), Polymnia (kutsal şiir), Melpomene (tiyatro, tragedya), Thalia (komedi), Terpsikhore (dans), Urania (astronomi) alanlarının insanlık kültür hafızasının sorumlularıdır. Müze ise Musa’ların oturduğu evdir.
Öteden beri müze tutkunuyum; müze delisi bile denilebilir bana. Gittiğim her kenti önce müzeli-müzesiz diye sınıflarım. Müzesizler, sonradan yapılmıştır. Evet, somutturlar, oradadırlar ama huzurlu ruhları yoktur. Bu kentler birer sinema seti dekoruymuş, binaların arkaları boşmuş duygusu verir bana.
Elbette her kentte müze olmalı ve müzesi olanlara iyi kent, diğerlerine de kötü denmeli demiyorum. Ama müze demek; anlatacak, gösterecek hatta övünülecek bir geçmişi var demek; yaşamaya ve gelecek yaratmaya değer demek. Müze, kapsamlı bir yapı olmayabilir; bir ailenin evi de olabilir, üstünde kimin hangi tarihte yaptırdığı yazılı bir çeşme ya da aile büyüklerinin ne zaman diktiği kayıtlı bir ağaçtan ibaret de olabilir. Birçok sanat eseri, tarihin ve tabiatın canlı kanıtları, malzeme koleksiyonları müze oluşturabilir. Sabit sunulu unsurların yanı sıra giderek artan sayıda interaktif bilimsel veya yaşamsal deneyim ortamları da çağdaş müze anlayışını geliştirmektedir. Öylesine ki engelli bireylerin sanat ve bilim deneylerine erişebilmeleri için müzelerde kendilerine özgü koşullar sağlanmaya başlanmıştır. Wagner’in opera sanatı için kullandığı deyim olan gesamtkuntswerk (sanatların birleşimi) günümüzde müzeler için de geçerlidir.
Gençken, yani salt “an”da yaşarken bu kadar müze delisi değildim elbette. O zaman da müzeleri çok gezerdim ama biraz yorulurdum, sonuna doğru biraz da sıkılırdım açıkçası. Louvre Müzesi’ni gezerken patenle gezebiliyor olmayı çok istemiştim; oda boyutundaki tabloları bir uçtan diğerine, ilk bölümü hafızamdan uçmayacak denli hızla görebilmek için. Ama müzenin sonuna doğru bir odadan diğerine doğru uçmak için de! Neredeyse baygın düşecektim ki sonradan bu duruma Stendhal Sendromu denildiğini öğrendim. Stendhal Sendromu, estetik güzelliklerle dolu bir ortamda ziyaretçinin derin duygusal bağ kurduğu sanat eserlerine baktığında aşırı heyecan duyması, kalbinin hızla çarpması, başının dönmesi, terleme ve bayılma durumu (Bkz. Dipnot[1]).
Daha sonra Glasgow’da Kelvin Doğa Tarihi Müzesi’ni gezerken durumun bu kadar da aşırı olmayabileceğini fark etmiştim. Müzeyi gezen çocuklar yerlere, merdivenlere oturabiliyordu. Ellerinde resim defterleri vardı, gördükleri şeylerin resimlerini yapıyorlardı, müze alanında yaşamalarına izin verilmişti. Yalnızca pencereden bakıp giden yabancılar gibi değildiler. Belki de böylece onları gerçekten görebiliyorlar çünkü ayrıntıları fark edebiliyorlar diye düşünmüştüm.
Zaman içinde müzede pasif gezici olmak yerine “dokun ve dene” tipi bilim müzelere yöneldim. Bu müzelerde her şey o anda ve yeniden ve sonsuz kadar gerçekti, çünkü bilim tekrar edilebilmeyi ve hep aynı sonucu bulabilmeyi koşul sayıyordu. Neredeyse keyiften uçacaktım; her şeye birer birer baktım, dokundum, denedim, inanmadıklarımı ise tekrar tekrar. Hatta sıcak yemek makinelerine para atıp yediğim yemeklerle müzenin bir parçası olmuştum. Ama müzeyi evime de götürmek, hep yanı başımda bulundurmak istiyordum, en azından bir objesini. Doğal olarak bu isteği içinde duyan tek ben olmadığım için müzelerde hediyelik eşya dükkânları vardı ve ben onları keşfettim.
Müzelerde kendine özgü bir akış sırası olduğunu, bir motifi ve amacı olduğunu kavramıştım. Eşyalar ya da yapıtlar aslında gelişigüzel atılıvermemişti yan yana. Bir sıra ve anlam taşıyordu diziler. O halde ben ne aradığımı bilmeliydim. Artık pasif bir ayak sürükleyiciden amaçlı bir arayıcıya terfi edebilirdim. Gereksinimim olanı alıp çıkabilirdim müzeden, donanmış ve yenilenmiş olarak. Bu bakış açısıyla kafamda bir soruyla girer oldum müzelere. Göz hekimi olduğum için sanat müzelerinde ‘gözleri’ arıyorum o gün bugündür. Resmi yapılanların gözlerine bakıyorum, yapanların gözlerini sorguluyorum. Koleksiyon yapar gibi bakıyor gözüm gözlere. Öylesine ki resimde betimlenen savaş sahnesinde ölenlerin son andaki göz ifadesi günlerce aklımdan çıkmaz.
Böylece artık müzenin pasif müşterisi değil, istediğini arayıp bulan, seçici aktif paylaşımcısı olmuştum. Kendimin farkına varmıştım, üstelik yalnızken tek başıma da değildim.
Tiyatro yazarı Alfred Jarry’e göre “Sanat, rahatsız olanları rahatlatmalı ve rahat olanları rahatsız etmeli”dir. Bence içeriği ve türü ne olursa olsun müze, insanın kendisi keşfedeceği deneyim alanıdır; başkalarıyla beraber de ama esas kendisiyle baş başa mutlu olabileceği!
[1] Marinho G ve ark: Stendhal syndrome: Can Art Make you İll. Cambridge University Press, 2021 https://www.cambridge.org/core/journals/european-psychiatry/article/stendhal-syndrome-can-art-make-you-ill/683F2E8334AB3DA75D9B9E34C08A949E 1817’de, Stendhal takma adını kullanan Fransız yazar Marie-Henri Beyle, Floransa’daki Santa Croce Bazilikası’nı ziyaret ederken etrafını saran tüm güzellik ve zengin tarih karşısında duyduğu yoğun duyguyu anlatmıştır. Bir asırdan fazla bir süre sonra, Floransa’yı ziyaret edenler benzer semptomlardan mustarip olmaya devam etti. 1979’da, Floransa’daki Santa Maria Nuova Hastanesi Psikiyatri Şefi Dr. Graziella Magherini, Floransa’da sanat eserlerine baktıktan sonra hastaneye kaldırılan 100’’den fazla turisti gözlemledi ve Stendhal Sendromu terimini ortaya attı.









