Dizinin adı Genius… Mevzu belli. Einstein. Sanırım bu kimseyi şaşırtmıyor. Doğrusu şaşırmayanlar arasında ben de varım. Fakat beni şaşırtmayan şey dâhinin Einstein olması değil. İnsanların şaşırmaması… Biraz karışık oldu değil mi?
Demem odur ki, “dâhi” denilince insanların aklına direkt Einstein’ın gelmesi beni için için kızdırıyor. Bu durumun insanlık tarihindeki diğer dâhilere korkunç bir haksızlık oluşturduğu fikri beni üzüyor. Onlara karşı yapılan bu haksızlıktan kendimi sorumlu tutuyor ve isyan ediyorum.
Einstein tabii ki mühim. Ama ondan önce yaşamış ve onunla çağdaş o kadar çok mühim insan var ki. Hangi birini sayayım. Hadi dâhi komutanları, siyasetçileri, hukukçuları, filozofları bir kalem geçeyim. Yalnız bilim alanında bile adı Einstein’ın binde biri kadar anılmayan dâhiden geçilmez. Bunların hemen hepsine (tabii ki bildiği kadarıyla) Einstein’ın kendisi de hayrandır. Bulunduğu noktaya onların yazdıklarını okuyarak, kuramlarını öğrenerek gelmiştir. İsim zikretmeden buluşlar üzerinden bir parça konuşayım isterseniz. Hatta öncelikle anonim buluşlardan bahsedelim uygun görürseniz eğer.
Ateş yakmayı keşfetmekten başlayalım -Ateşi bulmak değil, ateş yakmayı öğrenmek- çünkü ateş insandan bağımsız olarak hep vardı. Nasıl da müthiş bir keşif (!)
Keşiften kasıt ateşin kendisi değil; ateşi yakacak bir metodun keşfi. Yoksa ateş hep vardı. İnsanlık keşfetmedi onu. Ama ateş yakmayı insanlık keşfetti. İnsanlık ateş yakmayı öğrenince halihazırdaki mevcut ateşten uzaklaşmaya cesaret ediyor, yer değiştirebilme yeteneği ediniyor. Yer değiştirebilme yeteneği ise her türlü keşfin ve gelişmenin temeli, ana unsuru; gerek şartı, olmazsa olmazı…
Ve tekerleğin icadı. O kadar çok şey ifade ediyor ki insanlara. Tekerlek her şeyi çok kolaylaştırıyor. Sonra çömlek tekerinin bulunması. İnsanlık bu sayede seri üretime geçebiliyor. İnsanoğlu belki ilk kez kendi ihtiyacından fazlasını yapabilme ve bu fazla üretimi satarak farklı ihtiyaçlarını temin edebilme şansı yakalıyor. Belki de tarihte ilk kez bir meslek edinme durumundan söz etmek mümkün oluyor. Yani, ilk kez birileri koluna bilezik takıyor. – Bilezik deyip geçmeyin, alelâde bir bilezikten bahsetmiyoruz, kastettiğimiz altın olanı. –
Ya yelkenin icadı? Nasıl muhteşem bir akıldır o… Su üstünde durabilen bir sala yelken monte edip rüzgâr gücü ile ilerlemesini sağlamak. Bu arada çoğunluğun yanlış bildiği bir noktayı da düzelteyim. Yelkenin rüzgârı aldığı doğrultuda, rüzgârın itme ya da sürükleme kuvvetiyle ilerlemez tekne. Tekne, esen rüzgârın bir şekilde (ne şekilde olduğunu biraz ayrıntılı anlatmak gerekir; sanırım burası yeri değil) yelkenin iki yüzeyinde yarattığı basınç farkından oluşan, yelkenin iki yüzeyine ayrı ayrı uygulanan kuvvetlerin toplamının farkının oluşturduğu itme kuvveti ile ilerler.
Ve tabii ki yazı. Tarih öncesinden tarihe geçiş. (Prehistoria-Historia)
Özellikle Göbeklitepe’nin meşhur olması ile dillere pelesenk olan “tarihin sıfır noktası” lafı. Tarihin bir sıfır noktası varsa eğer o da yazının bulunuşudur. Haa sıfırın bulunuşu da ayrı hikâye tabii. Matematik sıfırla başlar. Sıfır bulunmasaydı matematik hiç olmazdı. Belki farklı bir formatta ve anlayışta bir aritmetik olabilirdi ancak. İnsanoğlunun var olmayan bir şeye değer atfetmeyi keşfetmesi dâhicedir. Hintler buldu sıfırı. Onlardan da Araplar’a geçti. Siz itiraz etmeden ben söyleyeyim Hintli değil, Hint. Çokça kullanılmasına rağmen Hintli diye bir kavram yok, yanlış kullanım. Konunun daha iyi anlaşılması için şöyle bir şey söyleyeyim; bu durumu Türklere uyarlarsak karşımıza “Türklü” gibi bir şey çıkar. Meramın anlaşıldı sanırım. Bu arada kullandığımız rakamlar ve ondalık taban çıkış itibariyle Hint–Arap’tır. İlk kez Romalıların kullandığı varsayımıyla Romen rakamı deriz. Fakat kullandığımız rakamlar için böyle tanımlayıcı bir ifade söz konusu değildir. Bu arada Batı kültür iklimi etkisindeki bazı ulusların bizden daha bilinçli olarak bu rakamları Arap rakamları diye tanımladığını da belirteyim. Örneğin Ruslar.
Paranın bulunması ise başka bir dâhice olay. Özellikle kendi başına değeri olmayan bir materyalden -değerli madenler dışında kâğıt, papirüs gibi- paranın üretilmesi başlı başına hayran olunacak bir buluş. Kendi değeri olmayan bir şeye üzerine basılan damga–mühür (her neyse artık bu) ile değer kazandırabilmek tek kelime ile müthiş ve cidden inanılmaz. Dolayısıyla her yerde yazıldığı gibi parayı bulanlar Lidyalılar değildir. Lidyalıların kullandığı şeyin kendiliğinden bir materyal değeri olduğu için “para” olduğunu kabul edemeyeceğim. Parayı -yani kâğıt olanını- Çinliler bulmuştur.
Yazının bulunmasından bir sonraki aşama; matbaanın bulunması. Bir sonraki aşama dememe çok takılmayın, çok ciddiye almayın. İkisinin arasında 4.000-4.500 yıl fark var. Matbaadan kastım patates baskı biçimindeki bir sayfa yazının ağaç gibi sert bir materyale oyulup bu oyulmuş strukturun üstüne mürekkep dökülerek kâğıtlara basılması değil. Ben “hareketli” metal ya da porselen harf klişeleri tekniği ile çalışan bir matbaa düzeneğinden bahsediyorum. Bunun porselen olanını 11. yüzyılda Çin’de Pi Sheng, metal olanını da 15. yüzyılda Alman topraklarında (Alman toprakları diyorum, çünkü o tarihte ortada henüz Almanya diye bir ülke yoktu) Gutenberg yapıyor.
Farkındaysanız yazının başından bu yana mucit ismi kullanmadım. Şu ana kadar hep anonim buluşlardan bahsediyordum. Her neyse konumuz aslında genel olarak Einstein’a kadar insanlık tarihini değiştiren bilim dâhileri ve niyetimiz Einstein’ı bunların arasında doğru bir yerde konumlandırmak. Gel gör ki bu dâhiler saymakla bitecek gibi değil. O kadar çok ki eski köye yeni adet getirenler; kısaca icat çıkaranlar. Dişli, pompa, baraj kapağı mekanizması, dokuma tezgâhı, buharlı makine, dikiş makinesi, içten yanmalı motor, helikopter gibi elle tutulur, gözle görülür olanları icat edenler. Ya da matematiksel, fiziksel ve kimyasal kuramlar, olgular ortaya koyanlar Euclid, Fibonacci, Laplace, Lagrange, Leontiev, Lomonosov, Kepler, Bernolli, Gauss, Newton, Kopernick, Mendeleyev gibi. Bu icatları ve isimleri neye göre mi seçtim? Hiiiç. Hiçbir şeye… Gelişigüzel… Bunlar şu an ilk aklıma gelenler. Bu önem düzeyinde icat sahibi mucitlerden ve yeni bir kuram sahibi isimlerden daha yüzlerce var tabii ki.
Demem odur ki bu isimlerin hiçbirinin insanlık tarihindeki yeri Einstein’dan daha az önemli değildir. İşin garibi bu fikir benden önce –çünkü kendisi benden önce yaşadı– Einstein’ın kendisine aittir. Einstein’ın bu biçimdeki ifadesini alçakgönüllülük göstergesi olarak değerlendirmek ise en hafif tabir ile “matematik ve fizik cahilliği” olarak addedilebilinir.
Einstein’a, daha doğrusu insanların Einstein’a gösterdikleri aşırı ilgiyle olan sorunumu kabaca bu şekilde deşifre ettikten sonra ilgili diziye geleyim şimdi.
Dizi; 1922’de, Almanya’da (artık Almanya var) Rathenau suikasti ile başlıyor. Rathenau, Weimar Cumhuriyeti’nin ünlü Dışişleri Bakanı. Kendisi Yahudi. Aslında ciddi bir antikomünist-liberaldir. Fakat, Ekim Devrimi akabinde Sovyetlerle ticaret engellerini ortadan kaldıran Rapallo Antlaşması’nı imzalamıştı. Bu yüzden aşırı sağcı Consul (Nazilerin çekirdek örgütü) tarafından ortadan kaldırıldı. Bu suikast Avrupa’da sonun başlangıcı olarak algılanır. Almanca’dan başka dillere pek de çevrilemeyecek bir kavram vardır: “Kultur Kreis”. Direkt çevirisi, “kültür çemberi”. Fakat bundan kasıt daha ziyade “sosyal ortam”, “sosyal iklim” biçimindedir. Bu cinayetle beraber Almanya’da Nazi etkisinin kendisini sosyal iklimde gittikçe artırarak hissettirmeye başladığı varsayılır.
Bu anlattığım detaylar filmde yok tabii ki. Fakat sanırım seyredenlerin bunları bildiği varsayılmış. Aslında Einstein apolitik bir Yahudi. Yahudi derken önce on kez yutkunup sonra konuşmak gerekir diye düşünmüşümdür hep. Olumluluk ya da olumsuzluk atfetmek için söylemiyorum fakat çok ama çok özel bir millettir Yahudiler. Rusça’da bir özdeyiş var terziler üzerinden. “On kere ölç bir kere biç” diye. Yahudi konusu da böyledir. Söylediğiniz her kelimeye çok dikkat etmeniz gerekir. Almanlara suç ortağı bulayım da suçun niteliği değişsin ve suç vakayı adiye haline gelsin diye söylemiyorum ama Yahudiler Nazilerden önce tarihte onlarca kez soykırıma maruz kaldılar.
Konuya çok vakıf olmayanlar için bunları kabaca şöyle bir sıraladım. Bu soykırımlar bazen çok kısa bir sürede gerçekleşmişken bazen de birkaç on yıl sürmüş ve çoğunlukla bir sürgünle birlikte ortaya çıkmıştır. Sıkılacaklar bu bölümü atlayabilir.
Mısır’da tutsaklık M.Ö. 1500
Asur Sürgünü 2. Sargon ve Sanherib dönemi M.Ö. 8. yüzyıl
Babil sürgünü, Nabukadnezar dönemi M.Ö. 6. yüzyıl
Yahudilerin Roma’dan sürülmesi, Cladius dönemi M.S. 50-52
Tapınağın yıkılması, Titus ve Vespasien dönemi M.S. 66-73
BarKohba İsyanının bastırılması, Hadrian dönemi, 500.000 kişi öldü M.S.132-135
4 milyon Yahudinin din değiştirmeye zorlanması, Diocletian dönemi M.S. 287-301
Celile kıyımı, Galusta dönemi M.S. 351
Ipahanda kıyım M.S. 469
Vizigot baskısı, İberya, Sisebut ve Egica dönemi M.S. 7. yüzyıl
Fas’ta genel kıyım, M.S. 8. yüzyıl
Cordoba (Curtuba) pogromu M.S. 1011
Fez’de 600 kişinin öldürülmesi, M.S. 1033
Granada (Gırnata) pogromu, 4.000 kişi, M.S. 1066
- Haçlı Seferi kıyımı Ren ve Tuna boyları, M.S.1096
- Haçlı Seferi kıyımı, Fransa, M.S. 1147
Yine Fas’ta çeşitli Muvahhit kıyımlar M.S. 12.,13 ve 14. yüzyıllar
İngiltere’den sürülme, M.S. 1290
100.000 Yahudi’nin Fransa’dan kovulması M.S. 1396
Avusturya’dan sürülme, M.S. 1421
İberya’dan Sefaratların sürülmesi, M.S. 1492
Sicilya’dan sürülme, M.S. 1493
Bağdat katliamı, M.S.1828
Meshed katliamı, M.S. 1839
Fas’ta 500 kişinin öldürülmesi M.S. 1864
Barfuruş katliamı, M.S. 1867
Ayrıca Ortaçağ’da özellikle 14. ve 15. yüzyıllar boyunca Yahudilere yönelik olarak “kan iftiraları” (İsa’yı, dolayısıyla Tanrı’yı öldürme) ile suçlama, veba salgınlarında şehrin sularını bilinçli olarak zehirleme gibi iddialar Avrupa’nın hemen her yerinde sık sık gündeme gelmiştir.
Kimse kusura bakmasın. Görüldüğü gibi Yahudilere soykırım uygulama arzusu Pagan olsun, Hristiyan olsun, Müslüman olsun nerdeyse tüm insanlığın genlerine sinmiş gibi gözüküyor. Bunun sebepleri muhtelif ve bu tümüyle başka bir yazının konusu. Fakat şu kadarını söyleyeyim; örneğin Yahudilerde kişi başına düşen patent sayısını Hristiyanlarla karşılaştırmak ve hatta bir de Müslümanlardaki oranı bunların yanına yazmak konuya girmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Ben mensubu olduğum sosyal iklimi çok da huylandırmamak adına bu karşılaştırmanın algılanabilir olabilmesi için ancak logaritmik bir grafikle ifade edilmesi gerektiğini söylemekle yetineyim. Bir de şunu belirteyim. Ben hayatım boyunca ister bilimadamı, ister politikacı, ister mühendis, ister filozof olsun hayran olduğum insanların milliyetine baktığımda genellikle Alman olduklarını gördüm hep. İşin kötüsü -belki de iyisi- bunların kahir ekseriyeti de Yahudi idi. Bu nedenle Yahudiliğin hem din hem milliyet hem de yukarıda belirtildiği gibi bir “Kultur Kreis”ı belirleyen bir kurum olduğunu hatırlatıp bu meseleye şimdilik kaydıyla bir nokta koyayım.
Eğer unuttuysanız Yahudilik meselesine Rathenau üzerinden girdiğimizi hatırlatayım. Einstein dini duyguları öyle kuvvetli olan birisi değil. Hatta çok belli etmese de tahminen bir ateist. Fakat dinsizlik ya da Tanrısızlık O’nun, çevresiyle Yahudilik üzerinden yaşadığı etkileşimi bir parça zayıflatsa da tümden sıfırlamıyor. Yahudi olmanın hayatına getirdikleriyle zaman zaman yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu noktada aklıma çok dert ettiğim bir “başka” mesele geliyor.
O meselenin adı Isaac Newton. (17. yüzyılın ikinci yarısı, 18. yüzyılın ilk çeyreği) Hristiyan, İngiliz. Klasik mekaniğin babası. Yalnızca mekanik fiziğe değil optik fiziğe de en fazla katkı ağlayan insan. Gerçek bir dahi. Ondan önce yaşayan ve özellikle mekaniğe ve astronomiye ilişkin kuramlar üreten Galileo, Kepler ve Kopernick’in söylediklerini daha evrensel ve kapsayıcı bir anlayışla tekrar formatlıyor ve bu kuramlardaki yanlışları giderip eksikleri tamamlayıp onları daha bütüncül bir hale getiriyor. Söyledikleri Einstein’a kadar 250 yıl boyunca tartışılmıyor bile. Söylediği her şey olağanüstü derecede doğru ve hayranlık uyandırıcı. Bilim tarihindeki diferansiyel ve integral teorisini bulma şerefinin Leipniz ile arasında paylaştırılması mantıklı ve adil gözükür, çünkü diferansiyel ve integral teorisini birbirlerinden bağımsız olarak yaklaşık aynı zamanda buldukları, genel kabul gören bir düşüncedir.
Newton’dan Einstein’a kadar matematikte önemli kilometre taşları var ama fizikte durum pek öyle değil. Matematik Fourier, Gauss, Laplace, Lagrange, Green ile yeni mesafeler kat ediyor. Tabii ki bunların farklı yansımaları var. Fakat Newton’un söyledikleri ile çelişen hiçbir şeye Einstein’a kadar rastlanmıyor. Newton fizik dünyasında bir mihenk taşı. 250 yıl her şey ama her şey O’nun söyledikleri çerçevesinde konumlandırılıyor.
Ve Einstein ile amiyane tabirle çömlek patlıyor. Einstein, Newton fiziğinin atom altı meselelerde ve uzayda geçerli olmadığını uzun bir mücadeleden sonra gösteriyor. -Atom altı meseleler Einstein sonrası Quantum Fiziği başlığı ile daha kompleks bir kavram haline gelecektir. Bu arada Quantum hakkında Max Planck’ın Einstein’dan daha önce önemli bir şeyler söylediğini de burada hatırlatalım. Bu sebeple Quantum teorisi Einstein’dan çok Planck ile anılır.- Fakat şunu unutmamak gerekir. Bütün şatafatına rağmen atom altı büyüklük ve uzay günlük hayatımızın bir parçası değildir. Bu konular bence insanın yalın bir akılla kavrayabileceği meseleler de değildir. Salt aklın yetmediği bu noktada bir tür fantastikliğin devreye girdiği görüşü hâkimdir bende. Hadsizlik yapmak istemem. Daha da ileriye gitmeden bu düşüncelerimin sübjektif olduğunun farkında olduğumu belirteyim. Benim lafımdır; “Az şey bilirim ama bildiklerimin arasında haddim vardır.” Bu laflarla Einstein’ı kıymetsizleştirmek ya da moda tabir ile itibarsızlaştırmak istediğim düşünülmesin sakın. Fakat ben günümüz dünyasında Einstein üzerinden Newton’un kıymetsizleştirildiğini düşünüyorum. Herkes Einstein hayranı… Newton’un pabucu dama atılmış. Fakat unutulmasın ki hayranı oldukları Einstein’ın binde biri kadar Newton bilmeyenlerin dama pabuç atma yarışında ön saflarında görülmeleri beni sinirlendiriyor. “Bre cahiller nenize gerek Einstein sizin; siz önce biraz Newton öğrenin bakalım, sonra Einstein’a bakarsınız,” demek geliyor içimden.
Buraya kadar bazılarınızın haklı bulduğu, bazılarınızın tahminen hezeyan olarak değerlendirdikleri bu görüşlerime ilişkin amiyane tabirle zurnanın çatlak ses çıkardığı bir nokta var. (Amiyane dedim ama kibarca söyledim, lafın orijinalini bilenler bilir)
Newton çok ama çok dindar bir insan. Tanrı inancı kendisinde çok belirgin. Pozitif bilimlerle uğraşanlarda çok nadir gördüğümüz bir durumdur bu. Daha da açık söyleyeyim, matematikçilerin ya da fizikçilerin dinsel anlamda inançlı olmalarına bilim tarihinde çok seyrek rastlanır. Bu anlaşılabilir. Çünkü matematikçi ya da fizikçi doğal olarak olayların Tanrı ile açıklanması ile yetinmediği için tecessüs duygusu ile hareket eder ve işin içinde Tanrı’nın rol oynamadığı açıklamalar bulmaya çalışır. Bu yüzden ateist en azından agnostist olmaları beklenen ve alışılagelmiş bir durumdur.
Fakat Newton bu duruma çok ters bir örnek. O, ciddi ölçüde dindar bir insan. Dizinin ilk bölümünde beni en çok etkileyen diyaloglardan biri Einstein’ın “hareket”i, “zamanın fonksiyonu” olarak tanımlamasına ilişkindi. Ayrıca herkesin bildiği izafiyet teorisini “hızlı hareket – yavaş zaman” diye özetlemesi de çok etkileyici idi. Bir diğeri Einstein’ın “Tanrı ve doğa aynı şey” ya da “doğa Tanrı’nın kendisidir” önermesi idi. Uzay ve zamanın mutlaklığı -daha doğrusu mutlaksızlığı- ve zamanın tanımlanabilir bir parametresi olmamasına ilişkin açıklamaları da çok dikkat çekici idi. Fakat tüm bunlardan en önemlisi de; Einstein’ın zamanın mutlaklığı konusundaki bir soruya Newton’un cevap olarak ima yoluyla da olsa “benim bir fikrim yok ama Tanrı’nın vardır herhalde” dediğini söylemesi idi. Hayranı olduğum Newton bana göre ilk kez açık vermişti ve Einstein bunu çok nezih bir şekilde anlatıyordu. Ben Einstein’ın bu ifadesini bilmiyordum ve bunu diziden öğrendim. Pek kimseler görsün istemedim ama Einstein’ın zekâsı karşısında şapka çıkarmak zorunda hissettim kendimi.
Dizide 19. yüzyılın son on yılında Avrupa’daki “ortaokul-lise” eğitiminin niteliğine ilişkin doneler vardı. Çocukların matematik bilgisi çok üst düzeydeydi. Konuşmalarında Spinoza ve Descartes’tan örnekler veriyorlardı. Üslup ve dilbilgisi olağanüstüydü. İster istemez 21. yüzyıl ilk çeyreğinde “Yeni Türkiye”nin çocuklarının eğitimi ile karşılaştırdım. “Türkiye nereye gidiyor acaba?” diye düşündüm. Bu konuda filmde de sözü edilen Nietzche’nin şu cümlesi çok şey söylüyor: “Bir gençliği bozmanın en garanti yolu benzer düşünenleri farklı düşünenlerden üstün tutmaktır” Unutmayın 19. yüzyıl sonu Avrupası öyle çok özgürlükçü falan değildi fakat yine de farklı fikirler günümüz Türkiyesi ile kıyaslanamayacak kadar daha fazla tolerans ile karşılanıyordu.
“Fizik bilmek insanın özel hayatında ne işe yarar?” diye düşünenler için de filmde bir replik var. Genç Einstein uzak bir yere, uzun bir süre için giderken sevgilisine şöyle diyor “Zamanı durdurmak için bir formül bulacağım, gittiğimi anlamayacaksın bile”. Başkası söyleseydi alelâde addedeceğim bu laf Einstein tarafından söylenince ilginç bir metafor çıkıyor ortaya tabii ki. Zamanla oynamak Einstein için profesyonel bir uğraş çünkü.
Bir de filmde Amerikan Elçiliğinde Einstein kendisine edepsizce, orada kendi sınıfında ders veriyormuş gibi rahat davranamayacağını hatırlatan vize sorumlusuna hakaret etmek için “sınıfımda olacak kadar zeki değilsin” diyerek durumun farkında olduğunu ifade etmesini, elit bulduğumu söyleyeyim. Böyle anlatınca sıradanmış gibi gözüküyor ama hikâye akışı içinde şık duruyordu.
Yine, söyleyince sıradan gelen ve hatta bana daha önce kesinlikle birkaç kez bir yerlerde duyduğum intibaını veren bir cümle Einstein’ın ağzından çıkınca insan etkileniyor. Cümle şu; “Gençliğim sonsuza kadar sürecek sanırsın ama bir saniyede geçer”. Sanırım herkes böyle hisseder. Şaşırarak -ya da şaşırmayarak- ben de bu ezici çoğunluğun içinde olduğumu duyumsadım burada.
Filmden hatırladığım birkaç cümle daha var. Madam Curie’nin bize ateş hakkında söyledikleri. “Ateş kimyasal bir tepkimedir, bazen kendi kendini yakıp tüketir.” Söyleyenin Curie gibi önemli bir şahsiyet olduğuna bakmayın siz. Laf birçok mantıksızlık barındırıyor. Yani saçma aslında ama güzel duruyor işte bu mesafeden. Bir de kimin söylediğini hatırlayamadığım şu laf; “Fizik bir meslek değildir, her şeydir.”
Filmin bir yerinde Lenard “Hayat bir denklem gibi dengelenemez,” diyor. 1905 Fizik Nobeli Ödüllü Lenard, Hitler’in bilim heyetinin başındaki adam. Matematik ve fizik bilgisinin sıradan hayatta ve insani ilişkilerde pek de işe yaramadığını gösteren özlü bir cümle. Yine, bir yerlerde bilim insanlarının yakın çevresi ile olan ilişkisiyle ilgili bir önerme var. Önerme Einstein’ın. “İnsanlık için yaptıklarım sevdiklerime karşı sorumluluklarımdan beni muaf tutmaz”. Esasen “Her sorunun tanımlanabilir bir cevabı olmalı,” diyen Einstein, bu lafın ardından günümüz pragmatizmini marifet addeden anlayışın suratına bir tokat gibi inen şu sözleri söyler. “Bilimin amacı Dünyayı kullanmak değil, anlamak”. Filmin sonunda ise küçük bir çocuğa “Çok zeki değilim sadece meraklıyım. Yeterince meraklı olan herkes benim yaptıklarımı yapabilirdi,” der.
Filmin bir yerinde Einstein’ın karısı, mutsuz bir evliliğin ardından şunları söyler. “Senden nefret etmiyorum ama senin yüzünden olduğum insandan nefret ediyorum.” Bu kadın Sırp uyruklu Mileva Mariç’tir. Mileva da bir dâhidir aslında. Hatta matematik yeteneği Einstein’dan bile daha iyidir. Fakat onunla yaşadığı sorunlu ilişki yüzünden Einstein’la birlikte okuduğu Zurich Politeknik’ten Heidelberg Üniversitesi’ne gider. O dönemde kadınlara yapılan ayrımcılık yüzünden bir süre sonra Zurich Politeknik’e diploma alabilmek için geri döner.
Fakat Einstein’la olan sorunları ve huzursuzluğu yüzünden sınavları geçemez; diploma alamaz ve hamile olduğu için memleketi Sırbistan’a geri döner. Hem çocuğuna bakar hem de Einstein’a bir sekreter ve redaktör olarak yardım eder. İçin için de bu başarısızlıktan Einstein’ı sorumlu tutar.
Einstein ise bu kadınla ya da bu kadın Einstein’la birbirlerinin fikirlerini anlayabildikleri için birliktedir. Bir an bunun Dünya’daki en büyük mutluluk olduğunu düşündüm: “Yanındakinin senin fikirlerini anlayabilme yetisine sahip olması”. Einstein Mileva ile yapamamıştır ama aslında bu kadına âşıktır.
Başka bir yerde de şu güzel sözler geçiyor. Laf Heisenberg’e (belirsizlik ilkesini bulan Alman fizikçi, 1932’de atom yapısına ilişkin katkılarından dolayı Nobel Fizik Ödülü’nü aldı) ait: “Aşk ölümü engeller.”
Madem “Aşk ölümü engeller” bahsine kadar geldik; fırsat bu fırsat deyip yazıyı burada keseyim. Buraya kadar hep başkalarının cümlelerini yazdım. Son cümle bari bana ait olsun. İsteyen de üzerine alınsın.
“Dünyadaki en önemli şey varlığını, sadece yokluğunda hissettiriyor.”









