İnsan tek bir kişi değildir; içinde konuşanların toplamıdır.
Fernando Pessoa
Özne, kendini ancak temsil edilirken kaybeder.
Jacques Lacan
Kimlik çoğu zaman sanıldığı gibi “Ben kimim?” sorusunun cevabı değildir; daha çok, bu sorunun neden hiç susmadığının izidir. Baktığı her ayna, başkalarının bakışından kalmış bir tortuyu gösterir yalnızca. Kimlik dediğimiz şey, çoğu zaman bize ait olmayan bu bakışların içimizde bıraktığı izdir. Bu tutunma ihtiyacı, öznenin kendi eksikliğiyle baş edemediği yerde başlar. Bu yüzden kimlik bir cevap değil, bastırılmış bir sorudur.
Psikanalitik düşünce kimliği sabit bir öz olarak değil; sürekli ertelenen, eksik kalan ve her seferinde yeniden kurulan bir yapı olarak ele alır. Kimlik bir sahiplik değil, bir taşıma biçimidir. İnsan, kimliğini kaybettiği için değil; kimliğine fazlasıyla inandığı için acı çeker.
Evde bir defter vardı. Yarım bırakılmış hayatların dizildiği bir kayıttı bu. Sayfaların çoğunda isimler vardı; ama o isimlerin bir kısmı artık kimseye ait değildi. Bazıları çizilmişti. Bazılarının yanına başka bir ad eklenmişti. Eski ad yukarıda, yeni ad aşağıda dururdu – sanki biri, “ikisi de doğru ama ikisi de eksik” demek ister gibiydi.
Büyükler bu defterden söz etmezdi. Sorulduğunda yalnızca şunu söylerlerdi:
“Zor zamanlardı.”
Zor zamanlar, evin içinde özel bir kelimeydi. Ne açılırdı ne de kapatılırdı. Sadece orada dururdu.
Hikâye bir yolculukla başlardı. Ama kimse buna “göç” demezdi. Çünkü göç, insanın geri dönebileceği bir yer varsayar. Bir sabah insanlar evlerinden çıktılar. Yanlarına birkaç eşya aldılar; öyle ki birçoğunun çamaşırları iplerde asılı kaldı. Ama geride bıraktıkları şeylerin adı yoktu.
Ne gelenler gitti ne de gidenler geri döndü.
Çocuklara yeni isimler verildi. Yeni bir ülkede, yeni bir dilde, yeni hayatlar kuruldu. Ama geceleri, kimsenin bilmediği bir dil rüyaya sızdı. Bu rüyalar anlatılmadı. Çünkü anlatmak hatırlamaktı. Hatırlamak ise her zaman katlanılabilir bir acı değildi.
Zaman geçti. Bir kuşak sustu. Bir kuşak unuttuğunu sandı. Bir kuşak, unuttuğunu unuttuğunu unuttu. Bir kuşak da neden bazı soruların hep yarım kaldığını fark etti.
Kimlik burada bir miras değildi. Bir eksilme biçimiydi.
Bazı kimlikler anlatılarla değil, anlatılmayanlarla kurulur.
Bu hikâye bir aileye ait değildir.
Bir coğrafyaya aittir.
Daha doğrusu, coğrafyanın insanın içine bıraktığı çatlağa…
Kimlik tam da burada oluşur: söylenemeyenle söylenenin arasında. Adın değiştiği ama sesin değişmediği yerde. Bu yüzden kimlik, sandığımız gibi “Ben kimim?” sorusu değildir. Daha çok şudur:
“Benden önce ne oldu ve bana ne kaldı?”
Bir şarkı bazen teoriden daha az konuşur ama daha çok sızar. Sezen Aksu’nun şarkısındaki bir dize gibi, kısaca ve geride kalarak:
“Adı bende saklı…”
Belki de kimlik budur: adı sende saklı kalan bir şey.
Sonuçta kimlik bir cevap değildir. Bir yarıktır. Kimi zaman isimle, kimi zaman sessizlikle taşınan bir yarık.
Bu yarık, bir Konstantinos Kavafis şiirinde yankılanır:
“Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler de.
Bu kent peşini bırakmayacak.”
Müzisyenler, şairler, yazarlar sanki ağız birliği etmişçesine şunu söyler: Kimlik ne sadece tarih ne sadece iç dünya ne de yalnızca dil meselesidir. Kimlik, bunların çatıştığı yerdir.
Kimlikten kurtulmak mümkün değildir. Ama kimliğin bizi tam olarak temsil ettiği yanılgısından kurtulmak mümkündür. Kimlik bir isim değildir; bir cevap hiç değildir. Kimlik, insanın içinden geçen ve hiçbir zaman tamamen kapanmayan bir yarıktır. İnsan, o yarığı inkâr etmediği ölçüde nefes almaya başlar.
Pessoa’nın söylediği gibi, insan tek bir sesle yaşayamaz. İçimizde konuşan her ses, bir diğerinin eksikliğinden doğar. Kimlik bu sesleri susturmak değil; onları tek bir ad altında toplamaya çalışmanın yorgunluğudur. Ve her toplama çabası, en az bir sesi dışarıda bırakır.
Pamuk’un kahramanları da bu yüzden sürekli arada kalır. Doğu ile Batı arasında değil; kendileriyle kendileri arasında. Kimlik, onlar için bir tercih değil, bir gecikmedir. Bir türlü tamamlanmayan bir cümle gibi… Hep başlar ama bitmez.
Belki de kimlik, insanın kendi kendine anlattığı en uzun masaldır: inandıkça gerçek sandığı, gerçek sandıkça yalnızlaştığı bir masal.
Eco’nun metinleri gibi: Anlam vardır ama sabit değildir. Kimlik de böyledir. Her bağlamda yeniden yazılır; ama bu yazım sınırsız değildir. Dil, beden, tarih ve arzu kimliğe sınırlar çizer. Kimlik ne tamamen özgür bir kurgu ne de değişmez bir kaderdir; bir yorum alanıdır.
Psikanalitik perspektiften bakıldığında, sağaltıcı olan kimliğin güçlendirilmesi değil; kimliğin esnetilmesidir. İnsan kimliğini kaybettiği için değil; kimliğine fazlasıyla tutunduğu için acı çeker. Kimlik bir dayanak olmaktan çıktığında, özne düşmez; ilk kez hareket edebilir.
Belki de olgunluk, “Ben buyum,” demek değil; “Ben, sandığım kadar bu değilim,” diyebilmektir.
Žižek kimliği ideolojik bir sahne olarak okur. Kimlik çoğu zaman öznenin arzusu değil, arzunun ona nasıl sunulduğudur. İnsan kim olduğunu değil, kim olması gerektiğini arzular. Bu nedenle kimlikler yalnızca aidiyet üretmez; aynı zamanda bir jouissance rejimi kurar. Kimliğe tutunmak, belirli bir haz biçimine bağlanmaktır.
Kimliğini savunurken insan çoğu zaman bir haz biçimini savunur: öfkesini, gururunu, mağduriyetini, hatta ahlâkını. Kimlik, insanın acısından bile zevk almayı öğrenme biçimidir. Bu yüzden kimlikler bu kadar hırçın, bu kadar kutsaldır. Tehdit edilen yalnızca bir fikir değil, bir haz ekonomisidir.
Bir Azerbaycan muğamı Bayatı-Şiraz’da şu dizeler geçer:
“Adına özüne vatan deyirem,
Çölüne düzüne vatan deyirem.”
Burada “çöl” ve “düz” kelimeleri belirleyicidir. Eksik olana da vatan demeyi öğrenmek… Kaybın ardından gelen etik bir zorunluluk gibi. Vatan burada bir toprak değil; bir haz düzenlemesidir. Öznenin kaybını doğrudan yaşayamadığı yerde kurduğu duygusal bir ekonomi.
Ad gider, anlam kalır.
Toprak gider, bağ kalır.
Hikâye gider, ezgi kalır.
Türkü burada bir hafıza taşıyıcısıdır. Anlattığı şey tarih değil; duygunun düzenlenmesidir. Bu kadar acının yaşandığı topraklarda başka türlüsünü beklemek de insafsızlık olur…
Vamık Volkan’ın kolektif kimlik okumaları, bu bireysel yarığı toplumsal ölçekte görünür kılar. Büyük grup kimlikleri, yas tutulmamış kayıpların ve aktarılmış travmaların taşıyıcısıdır. Kimlik burada yalnızca “Biz kimiz?” sorusu değildir; “Ne kaybettik ve bunu kime yükleyeceğiz?” sorusudur. Bu yüzden kimlik, geçmişle bugünün değil; geçmişle bugünün birbirine karıştırılmasının adıdır.
Klinik düzlemde Otto Kernberg, kimliği nesne ilişkilerinin sürekliliği üzerinden düşünür. Kimlik, benliğin zaman içinde kendini aynı olarak hissedebilme kapasitesidir; fakat bu süreklilik hiçbir zaman mutlak değildir. Özellikle sınır durumlarda kimlik, parçalı imgeler arasında salınır. Sert, katı ve değişmez kimlikler çoğu zaman kırılgan bir benliği koruma çabasının ürünüdür.
Kimlik eleştiriden muaf tutulduğunda düşünce yerini sadakate bırakır. Sadakat ise klinikte de politikada da çoğu zaman semptom üretir. Psikanalitik açıdan çalışılabilir olan, kimliğin güçlendirilmesi değil; kimlikle kurulan ilişkinin esnetilmesidir.
Kimlik, insanın içinden geçen ve hiçbir zaman tamamen kapanmayan bir yarıktır. Ve insan, tam da o yarıktan sızan şeyle insandır.
İnsan, kimliğini savunmaya başladığı yerde düşünmeyi bırakır.









