İkinciliklerimiz

Kolektifte yaşananlar ile bireyselde yaşadıklarımız iç içedir ve çoğu zaman birbirinin aynasıdır. Geçmiş tarihimizden bu yana tekrarlanan ve özellikle de son zamanlarda spor müsabakalarında da gözden kaçmayan bir olgu var; ikinciliklerimiz.

Tam zirveye yaklaşmışken ulaşılamayan zaferler… Peki bu sadece bir tesadüf mü? Yoksa bu tekrarlayan sahne, bize hem bireysel hem de kolektif bilinçdışımızla ilgili, söze dökülmemiş bir gerçeği fısıldıyor olabilir mi?

Zirve korkusu ve simgesel anlamı

“İkinci olmak” simgesel düzlemde ne anlama gelir? Bu pozisyon tam zirveye ulaşmadan hemen önce geri çekilmeyi, gücü ispat etmeyi ama kazanan ve dolayısıyla hedef olan konumuna geçmemeyi temsil eder. Arzunun doyumuna çok yaklaşmak ama bilinçdışı bir frenle tam ulaşma anından kaçınmaktır.

İnsan paradoksal bir varlıktır; hayalini kurduğu şeye çok yaklaştığında ondan ürkebilir. Tıpkı sahada final anına kadar inanılmaz bir mücadele verip finalden hemen önce performansı açıklanamaz bir şekilde düşen bir takım gibi, bireyler de kendi hayatlarının finallerinde benzer bir geri çekilme yaşayabilirler.

Bunu gündelik yaşamımızın detaylarında da görebiliriz. Sevdiğini söylemek üzereyken susan âşıklar, özlemini paylaşmak yerine araya güvenli bir mesafe koyanlar, yıllarca hayalini kurduğu şeye yaklaştığında vazgeçenler…

Kişi, arzu nesnesine yaklaşır ama tatmini engeller. Çalışır, emek verir, potansiyelini gösterir ama sonlandırmaz. Yükselme fırsatını, dışsal bir engel olmasa bile kendi eliyle geri çevirir. Belki de paradoksal bir şekilde yarıda bırakmak, bilinçdışı bir tatmin biçimidir. Hem arzuyu yaşamak hem de onun getireceği tehditten korunmak da en az başarılı olmak kadar tatmin edebilir. Nitekim başarıya karşı hep güvenli bir mesafede durmak da hiç kolay değildir.

Bir savunma olarak “otokastrasyon”

Psikanaliz bu durumu “otokastrasyon” kavramıyla açıklar. Bu bir “arzu-yasak” çatışmasıdır. Arzunun, suçluluk duygusu ve cezalandırılma korkusu ile iç içe geçtiği karmaşık bir mekanizmadır.

Otokastrasyon ile kişi, kendi arzularını ve potansiyelini sınırlamak için dışarıdan bir otoriteye, bir hakeme veya bir rakibe ihtiyaç duymaz, bu sınırı kendi eliyle çizer. Daha önceleri hareketleri, sınırları dışarıdaki bir otorite tarafından belirlenen, engellenen çocuk artık dışarıda bir engel olmasa da içsel olarak kendisine engel koyan yetişkine dönüşür. 

Bu yasaklar temas eden arzu, doyuma ulaştığında bilinçdışında sadece haz değil, aynı zamanda bir yasağı aşmanın korkusunu yaşar. Her çocuk için en büyük engel ebeveyninin yerini almamasıdır, çocuk ebeveyni ile rekabet eder ama hiçbir zaman onları geçmemelidir. Dolayısıyla kişinin yükselmesi, başarılı olması salt bir şahsi başarı değil de bilinçdışı olarak öteki’ne bir saldırı niyetini taşıdığında ketlenmeye mahkûmdur. Başarı, kişinin çabalarının doğal bir sonucu olarak değil de bilinçdışında bir tür hırsızlık, bir sınır ihlali ya da haddini aşma olarak deneyimleniyorsa kişi kazandığı an sadece sevinci değil, kaçınılmaz bir cezayı da bekler.

Canlılığı korumak için tatmini ertelemek

Adam Phillips’in dediği gibi, belki de bizi canlı tutan şey tatmin değil, tatminin ihtimalidir. Arzuyu tatmin etme çabası canlılıktır, ancak arzunun tam tatmini, adeta bu canlılığın ölümü gibidir. Arzu doyurulursa, geri ne kalır peşinden koşulacak?

Bilinçdışı, oyunun bitmemesi ve canlılığın sürmesi adına tatmini sürekli erteler. İkinci olmak, oyunun devam etmesini garantiler. Birinci olmak ise oyunun bitişidir. Üstelik birinci olmak, sadece bir madalya değil yeni bir kimlik, yeni sorumluluklar ve en önemlisi o korkulan gözlerin üzerinde olması demektir. Bir adım geride kalarak hem varım ve güçlüyüm diyebiliyor hem de zirvenin getireceği haset, öfke ve cezadan sakınabiliyoruz.

Kolektif hafızamız ve yarım kalan hikâyeler

Bu ikincilikler, sadece sahadaki bir skor değil, toplumsal hafızamızda yer etmiş narsisistik yaralanmalarımızın bir tekrarı olabilir mi?

Tarihimize baktığımızda, çeşitli nedenlerle yarıda kalan, çok yaklaşılan ancak tamamlanamayan kalkınma hamlelerinin, yarım kalmış “devrim” arabalarının veya makus talih söylemlerinin izlerine rastlarız. Bu yaralanmaların etkisiyle başarılarımız, tam bir tatmin ve kutlamadan ziyade, sadece gücün ispatına hizmet ediyor olabilir. Sanki “Yapabilirim, bunu görün; ama yapıp da başıma iş almayayım,” der gibiyiz. İnsan, büyüdüğü topraklarla ve o topraklarda yaşananlarla kaçınılmaz bir özdeşim kurar; çoğu zaman farkında olmadan, yarım kalmış hikâyeleri sürdürmeye yönelir. Bu yüzden tarihini bilmek, yalnızca geçmişi anlamak değil, kendi tekrarlarını önceden sezebilmek için de gereklidir.

Başarıyla karşılaşabilmek

Sonuç olarak mesele elbette istatistiksel olarak birinci ya da ikinci olmak değildir. Asıl mesele tatmini yaşayabilme kapasitemiz, “kazanmanın” getirdiği o yetişkin sorumluluğunu alabilme cesaretimiz ve oyunu suçluluk duymadan, keyifle oynayabilmemizdir.

Başarıyı elde ettikten sonra, canlılığın kaybının yasını tutabilmek ve yeni tatmin arayışlarına yönelebilmek, başarıyı ötekine bir ispat ya da ihlal olarak değil, bireysel bir deneyim olarak yaşayabilmek, ketlenmenin yarattığı tıkanıkları açabilecek bir imkân sunar.

Başarıyı ağız tadıyla, suçluluk duymadan yaşamak mı istiyoruz, yoksa ona kimseyi (yalnızca dışsal değil içsel olarak) rahatsız etmeyecek kadar kapının eşiğinden bakmakla mı yetiniyoruz?

İkinciliklerimiz bir kader değil, belki de üzerine düşünmemiz gereken bir semptomdur. Ve her semptom, anlaşılmayı bekleyen bir davettir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.