Ölümün iyisi olur mu?

Ötenazi bazı ülkelerde yasallaşmış olsa da hâlâ oldukça tartışmalı bir kavram. Son zamanlarda yeniden gündeme gelmesine sebep olan ise 25 yaşındaki Noelia Castillo’nun 26 Mart 2026’da ötenaziyle hayatını sonlandırması.

Noelia, ötenazinin 2021 yılında yasallaştığı İspanya’da yaşıyordu. Uğradığı cinsel saldırılar sonrasında 2022’de intihar girişiminde bulunmuş ve omurilik felci geçirmişti.

Katalan Hükümeti, belden aşağısı felç olan ve kronik ağrıları hekimler tarafından onaylanan ve herhangi bir iyileşme ve tedavi beklentisi bulunmayan Noelia’nın ötenazi talebini kabul etti.

Noelia’nın babası ve muhafazakâr bir Hıristiyan avukat grubu ise genç kadının sahip olduğu “kişilik bozukluğu”ndan dolayı muhakemesinin bozulduğunu iddia ederek karara itiraz etti.

Hıristiyan avukat grubu, bunlara ek olarak genç kadının 2015-2019 yılları arasında kaldığı Çocuk Bakım Merkezi’nde yabancı göçmen çocuklar tarafından cinsel saldırıya maruz bırakıldığını iddia etti. Bu iddialar, ilk defa eski erkek arkadaşı tarafından cinsel saldırıya, daha sonra bir gece kulübünde iki erkek tarafından cinsel saldırı girişimine uğradığını ifade eden Noelia’nın anlatısıyla çelişiyordu ve kanıtlanamadı.

18 ay süren hukuk mücadelesinin ardından mahkeme, Noelia’nın sergilediği “bozuklukların” muhakemesini etkilemediğine ve fiziksel durumunun yarattığı dayanılmaz acılara vurgu yaparak ötenazi talebini onayladı.

Noelia Castillo’nun bu mücadelesi, ötenazinin sadece bir insanın özerkliği meselesi mi yoksa yaşamın anlam ve kutsallığını tehlikeye atan bir trajedi mi olduğu sorusunu yeniden gündeme getirdi.

“İyi ölüm”

Ötenazi Yunancada “iyi, güzel” anlamına gelen “eu” ve “ölüm” anlamına gelen “thanatos” sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşur. Kavramın ortaya çıktığı Antik Yunan’da, yaşam kalitesini yaşamın uzunluğundan daha kıymetli bulan filozoflar, bu “iyi ölüm”ü dayanılmaz acılar çeken veya onursuz bir yaşam süren insanlar için rasyonel bir karar olarak görüyordu. Öte yandan tıp etiğinin temeli sayılan Hipokrat Yemini, kişinin isteği dahilinde olsa bile kimseye öldürücü bir ilaç vermemeyi içeriyordu; yani ötenazi hakkındaki görüş ayrılıklarının da kavramın kendisi kadar eski olduğunu söyleyebiliriz.

İnsan hayatını Tanrı’nın bir lütfu olarak gören tektanrılı dinlerin ortaya çıkışıyla beraber ötenaziye karşı çıkışın çerçevesi de değişti. İnsan canı yalnızca Tanrı’nın kendisi tarafından alınabilecek değerdeydi ve insanın yaşamında karşılaştığı zorluklar üstesinden gelinmesi gereken imtihanlardı.

Ötenaziyi tıbbi bir terim olarak kullanan ilk filozof Francis Bacon, 17. yüzyılda yazdığı eserinde, hekimin tek görevinin hastayı iyileştirmek değil, iyileşme umudunun kalmadığı durumda hastanın huzurlu ve kolay bir şekilde ölmesini sağlamak olduğunu iddia ediyordu. Ancak burada ifade ettiği şey daha çok manevi destek ve acı yönetimi şeklindeydi.

19. yüzyılda, düşünür Samuel Williams morfinin sadece çekilen acıyı dindirmek için değil, ölmekte olan hastanın hayatını sonlandırmak için kullanılmasını önerdiğinde ise ötenazi felsefi zeminde tartışılan bir kavram olmaktan çıktı.

20. yüzyıl Almanya’sında Naziler, devlet ekonomisine bir yük olarak gördükleri engelli vatandaşları katlederken ötenazi kavramını bir maske olarak kullandı. İnsanların değeri devlete sağladıkları fayda üzerinden ölçüldüğü için bu dezavantajlı vatandaşlar “Lebensunwertes Leben”  sayıldı, yani “yaşamaya değer olmayan hayatlar”. Bu “temizlik” aynı zamanda Nazilerin saf bir Alman ırkı yaratma arzusuna, yani öjeniye hizmet ediyordu.

Bu şekilde Nazilerin süregelen katliamlarına kılıf olarak kullanılması, zaten tartışmalı bir kavram olan ötenaziyi iyiden iyiye bir tabu haline getirdi.

1960’lardan itibaren tıp teknolojisinin gelişmesiyle yeni bir etik problem doğdu: Yaşam destek ünitelerine, makinelere bağlı bir yaşam ne arzulanabilir bir yaşamdı ve buna göz yummak kadar doğruydu?

1976 yılında ABD’de, bitkisel hayatta olan bir hastanın ailesi yaşam destek ünitesinin kapatılmasını istedi. Bu olay ölme hakkı ve ötenazi tartışmaları için bir dönüm noktasıydı.

Hollanda 2002’de belli şartlar altında ötenaziyi yasallaştıran ilk ülke oldu ve onu Kanada, Belçika gibi bazı ülkeler takip etti.

Ötenazi yalnızca bir ölüm hakkı meselesi değildir; tıp etiği, hukuk, sosyoloji, felsefe gibi alanların bir arada bulunduğu, iç iç geçtiği bir zeminde tartışılır.

Ötenazi yanlısı görüşlere göre, bireyin nasıl yaşayacağına karar verme hakkı olduğu gibi acı dolu bir yaşantıyı sonlandırmaya da hakkı olmalıdır. Ne de olsa yaşamak sadece nefes almak değildir. Ayrıca hastanın tedavi edilemeyen hastalığına, dindirilemeyen acısına seyirci kalmak, buna izin vermek tıp etiğinin “zarar vermeme” ilkesiyle çelişebilir.

Diğer yandan, ötenazi karşıtı görüşler ise yaşamın kutsallığını ve hiçbir zaman sonlandırılamayacağını savunur. Tıpta her zaman bir yanılma payı bulunmasıyla da bu fikri desteklerler. Bugün tedavisi olmayan bir hastalığın yarın tedavisi bulunabilir. Hekimlik mesleğinin doğasında da şifa vermek olduğunu, ötenazinin yasallaşmasının hasta-hekim arasındaki güven ilişkisini zedeleyeceğini ileri sürerler.

Ötenazi tartışmaları bağlamında ele alınması gereken önemli noktalardan biri de “Kaygan Zemin” argümanıdır. Bugün tedavisi olmayan hastalıklar ve dayanılmaz acılar için bir seçenek kabul edilen ötenazi; bir gün yaşlılar, engelliler, topluma “yük” olduğu düşünülen kişiler için de bir seçenek haline gelebilir. Hatta bu kişiler yük oldukları ve artık ölmeleri gerektiğine dair toplumsal bir baskı hissedebilirler. Dezavantajlı bireylerin ötenazi için toplumsal baskı hissetmesinin bir diğer tehlikesi de, uzun ve pahalı tedavi süreçlerindense ucuz bir ölümü tercih edecek olan sigorta şirketlerinin gizliden gizliye ötenaziyi teşvik etmesi ihtimalidir.

Ölüm dürtüsü ve depresyon

Ötenazi psikoloji camiasında da tarih boyunca farklı açılardan ele alındı. Psikanalitik kuramda Sigmund Freud, insanın içinde “thanatos” olarak isimlendirdiği bir ölüm dürtüsü bulunduğunu ve bazı çok ağır psikolojik hastalıklarda bu yıkım dürtüsünün ağır basabileceğini ileri sürdü.

Hayatta en ağır koşulların, en dayanılmaz acıların içinde bile bir anlam olduğunu ve insanın o anlamı bulması gerektiğini savunan logoterapiye göre bir acıyı dindirmek için ölmek, o acının içindeki anlamı bulma şansını tamamen kaybetmektir.

Hümanistik psikoloji insanın kendi kararlarını verme ve kendini gerçekleştirme gücüne odaklanır. Bu yüzden eğer bir insan bütün bilişsel süreçleri sağlıklı bir şekilde çalışıyorken yaşamını sonlandırmak istiyorsa, onun özerkliğine saygı duyulması gerektiğini iddia eder.

Günümüz klinik psikolojisinde ötenazi tartışılırken üç temel kriter ele alınıyor: Kişinin ölüm isteğinin tedavi edilebilir bir depresyon sonucu olup olmadığı, karar verme mekanizmalarının yani muhakemenin bozulup bozulmadığı ve fiziksel acı dindirildiğinde veya sosyal destek arttığında ölüm isteğinin devam edip etmediği.

Hollanda 2002’de ötenaziyi belli şartlar altında yasallaştıran ilk ülke olduğunda, bunun bir domino etkisi yaratacağı ve toplumun çöküşüne sebep olacağı ifade edilmişti.

Peki bu felaket senaryoları gerçek oldu mu?

Başlangıçta ülkede yüzde 2’lerde olan ötenazi oranı yıllar içinde yüzde 4-5’lere çıktı. Bu, öngörülen ölüm salgının gerçekleşmediğini gösterse de, ötenazinin, yavaş yavaş palyatif bakıma (ağır hastalıkların yaşam kalitesini artırma) kıyasla kolay bir alternatif olarak görülmeye başlandığı şeklinde yorumlanabilir.

Ayrıca yine başlangıçta ileri evre kanser gibi fiziksel hastalıklar ötenazi kapsamına alınırken, zamanla şiddetli depresyon, kişilik bozuklukları, hatta erken evre demans da dahil edilmeye başlandı. Şimdilerde, tıbbi bir hastalığı olmasa bile yaşlılıktan ve “hayatın bitmişliğinden” dolayı ölmek isteyenlere bu hakkın verilip verilmemesi bir tartışma konusu. Bu bağlamda, ötenazi kapsamının giderek genişlemesi yani kriterlerin esnemesi ötenazi karşıtlarının “Kaygan Zemin” endişesini destekler nitelikte.

Noelia Castillo’ya geri döndüğümüzde, onun davasının ötenazi tartışmalarında gri bir bölgede konumlanmadığını söylemek mümkün. Babası ve bir grup avukat inançları ve politik ajandaları doğrultusunda süreci ve Noelia’nın psikolojik durumunu çarpıtmayı denese de genç kadının yaşamaya mahkûm olduğu fiziksel acılar ve tıbbi olarak iyileşme beklentisinin olmayışı bir gerçek.

Cinsel saldırıya uğradıktan sonra intihar girişiminde bulunan ve engelli kalan genç bir kadının hayatını sonlandırma talebini ve hakkını tartışırken belki de ötenazi hakkında şu soruyu sormalıyız: Ötenazinin yasallaşması toplumu çöküşe mi götürür, yoksa ötenazi halihazırda çökmekte olan toplumun dramatik bir sonucu mudur?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.